En kötü ihtimalle Alaaddin’in sihirli lambası kadar eski soru:

“Şu an bir dilek hakkın olsa…?”

Her kimsen bir dilek hakkın olsa şu günlerin son bulmasını isterdin.

Hayalin gerçek olursa ne yapardım bilmiyorum. Herkes gibi var verecek cevaplarım.

Fakat sanırım ben hayalinin gerçek olmamasını dilerdim.

Zira…

Normalleşmek diye bir şeyin varlığından söz ediliyor ve ben bilmiyorum.

Bu “ne yemek istersin?” Sorusuna “fark etmez” cevabını vermek gibi geliyor bana.

Fakat bu “fark etmez” zevk sahibi olamamaktan mı? Sahip olduğum zevklerin farkında olamadığımdan mı? Her ne yesem keyif alacağımdan mı? Yoksa uzun süre önce bastırılmış ve seçme özgürlüğümü şeklen kazandığımda açığa çıkmış bir dışa vurum mu? Bilmiyorum.

Her ne şekilde olursa olsun en kendimle baş başa kaldığım zaman diliminde kendime bu kadar yabancılaşmak ilginç bir deneyim oluyor benim için.

Ben sanırım bu şekilde iyiyim.

Ya da sanıyorum sağlığımın ailemin hekimine, vücudumun spor hocalarına, eğitimimin özel ders öğretmenlerine yükleyerek sorumluluğumu sıfırladığım bu modern dünyada iyi olduğumu düşünüyordum.

Bugün çağ dışı addettiğimiz dünyada da ahlakımı din adamlarına, gündelik bakımımı ev hanımlarına… Sorumluluktan uzaklaşma dozu değişse de sorunum modernite değil medeniyet sorunudur!

20 Mart itibariyle

Herkes kendi OHALini ilan etsin idi.

OHAL. Temel hak ve hürriyetlerin tamamen ya da kısmen durdurulmasına imkân sağlar.

Burada devlet benim ve benim egemenlik sahamda oynanıyor bütün bu oyun.

Fakat sahadaki tek top, mahallenin şımarık çocuğuna ait. Oynatmıyor.

Bu devletin insan topluluğu içimdeki büyütmediğim çocuk, devletimce bana hayatıma dair bahşedilmiş egemenlik yetkisi ve 4 duvar diye nitelendirebildiğim toprak parçası…

Temel hak ve hürriyetlerimin bana ait olamadığı çoktan belli olan, hayatımın kontrolünün bana ait olmadığını yoğun olarak hissettiğim korona günlerinde; hayatımıza dair sorumlulukları münferit yetkililere itelediğimiz geçmiş günlerden kendi OHALime geçiş fazla sert olmadı benim açımdan…

2016 yılında kendimi uzaktan eğitmeye başladım fakat bir yandan da örgün eğitimim devam ediyordu mutlaka.

Olağanüstü hâl kavramı ile kitaplar değil içinde bulunduğum coğrafya tanıştırmıştı beni o yıllarda. Ve yine o yıl -geçtiğimiz şubat ayı görevden alınan- Anayasa Hukuku derslerimize giren Bülent Yücel hocamın anlatımıyla ve Kemal Gözler‘in Anayasa Hukuku kitabında karşılaşmıştım Olağanüstü Hal kavramının tanımıyla.

“Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım halleri…”

Bülent Hocamın ilk derslerinde vurguladığı cahil kavramının da bu vesileyle içini doldurdum en azından bu konuda ve kendi adıma.

Hepimiz cahildik. Hala öyleyiz. Yalnız bir kelimenin somutlaşmasına şahit olarak anlamlandırmaya çalışıyorum yaşadığım dünyayı: Salgın

Orta çağı bağdaştırdığım bu kelimenin bugün “gerçek” olabileceğini zannetmiyordum.

Ve fakat hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler olmuştu. Başta anlam veremeyip böyle tanımlamıştım bu kelimeyi…

Senelerdir 23 Nisanlarda çocuk / çocuk / çocukuyorum. İçimdeki çocuğu büyütmüyorum. Maalesef ki sınıf duvarlarına asılan süsler, küçük plastik saplı bayraklar, fenerler, flamalar çürüyene kadar o sınıfın duvarlarında kalacaktı.

Neyse ki ben kendi 4 duvarımı süsleyip bayram bitince yıpranmasın diye korunaklı bir yere kaldıracağım hepsini.

Neyse ki çocuk benim! Egemenlik benim!

Ve ne yazık ki egemen güç ben değilim. Ve neyse ki egemen güç sağlık çalışanları!

Anaokuluna gidiyordum, ilk kez sahneye çıktığımda.

Sahne dediğime bakmayın oyuncaklarımızın toplandığı dolabın önü. Karşımdaki seyircileri bir daha azla hedef kitlem olarak göremedim.

Benim ve tüm sınıf arkadaşlarımın erişkin tanıdıkları bizleri izliyordu ve ilk tek kişilik performansımı icra ediyordum.

Yemekhaneye açılan kulis kapısından giriş yaptım, sahneyi ortalayamadım. Zira musluk sahnenin ortasında olamazdı.

Nuri Bilge Ceylan konservatuvardaki oyunculuk eğitimlerinin ana odaklanmak üzerine yoğunlaştırdığını ve bu durumun oyuncunun gerçeklikten kopmasına sebep olduğunu anlattı geçtiğimiz günlerde.

Ben, yalnızca, beceremiyordum ve arkamdaki ponponun görünmesi için elimden geleni yapıyordum.

Hayali musluğun vanasını çevirdim. Foşur foşur sular akmaya başladı.

Hayali sabunu elime aldım, ellerimi çitilemeye başladım, sabunu musluğun kenarına koydum.

Ellerimi suya soktum, ellerimi duruladım, hayali havlu elimi kuruladım ve vanayı kapattım.

Alkış kıyamet seyircilere yaklaşıp onları selamladım ve kafamın üzerinde yukarı doğru uzanan kulaklarımla birlikte kulise ilerledim.

Ben tavşan kostümü giydirilmiş bir anaokulu öğrencisiydim.

Yaş aldıkça tavşan kostümü giymiş olmam, yaşım gereği, benim için utanç verici bir anıya dönüşmüştü fakat el yıkama performansım değil.

Zira hepimiz bir tavşan kostümlü seçip bir tek kişilik performans seyrettik aynı senaryoyu oynayan…

Tüm dünyanın bir süredir maruz kaldığı kural kural kural üçlemesinden sonra dünya kuralsızlığa mı kontrollülüğe mi meyledecek?

Yaş kemale erince egeye yerleşip küçük bir kasabada yaşama arzusunun, hayalinin akıbeti ne olacak?

Salgın tiyatro, sinema gibi kapalı alan sanatlarını ekonomik anlamda bitirirse çocuğu tiyatrocu olmasın isteyen ebeveynler argümanlarını revize edecekler mi? Yoksa “altın bilezik” payidar kalacak mı?

Önce hakimiyet-i milliye idi

Sonra bu ülkede çocuk doğdu.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!

23.04.2020

Hukuk öğrencisi ve ilgi alanlarına dair içerik üreten blog yazarı. İlgili blogtasınız. Hoş geldin. ercumentyondem@hotmail.com

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store