“Pencüse! Severler güzeli gencüse.” sözünün geçmişinin kabarık olduğunu söyleyemesem de tavlanın uzun yıllardır insana eşlik eden bir meşgale olduğunu söylemek mümkün. Geçmişi 5bin yıl öncesine dayanan tavlanın en çok rağbet gördüğü yerin kahvehaneler olması, oyunun toplumsal algısı düşünüldüğünde çağımızın bir tezatlığı gibi.

Bu tezatlıktan yola çıkarak;

Oyunların oldschool kanadı kahvehane müdavimleridir peki ama oyun nedir?

Konuşmak ve düşünmekten sonra insan oğlunun yaptığı ilk faaliyet oyun oynamaktır. JOHAN HUIZINGA

İnsan düşünebiliyordu ve alet yapabiliyordu. Bu sebeplerle Homo-Sapiens ve Homo-Faber isimlerini aldı. Düşünmek ve alet yapabilmek gibi, kültürlerden daha eski olan oyun kavramı da insanlık tarihi için zamansal öneme sahip. Bir kültür yapıcı ve iletişim kanalı olan oyun, insanı Homo-Ludens olarak tanımladı ve bu tanımı da Johan Huizinga’nın 1938 yılında yayınlanan Homo-Ludens kitabıyla öğrendik.

“Konuşmanın ve düşünmenin ardından insanoğlunun yaptığı ilk faaliyetlerden biri oyun oynamaktır.” Der Huizinga ve oyunun tanımını da şu şekilde yapar:

Oyun, özgürce razı olunan, ama tamamen emredici kurallara uygun olarak belirli zaman ve mekân sınırları içinde gerçekleştirilen, bizatihi bir amaca sahip olan, bir gerilim ve sevinç duygusu ile ‘alışılmış hayat’tan ‘başka türlü olmak’ bilincinin eşlik ettiği, iradi bir eylem veya faaliyettir.

Biraz katı, biraz eksik bulsam da bu tanımın yapıldığı dönemin oyun tanımına uyduğunu söyleyip bir politik doğruculuk yapabilirim. Asıl dikkat çekmek istediğim kısım ise bu geniş tanım benim kulağıma bir yaşam modeli, yaşam şablonu gibi geliyor. Daha net bir ifadeyle aslında dünya üzerindeki yerleşik düzenleri göz önünde bulundurduğumuzda hepsinin, oyun tanımı içine sokulabilmesi mümkün. Yani yaşam süresi içerisinde gerçekleşen her şeyin oyun olduğunu düşünebilir, oyun kavramının doğrudan olmasa da dolaylı yoldan bir hayat modellemesi olduğunu söyleyebiliriz. Hal böyleyken; yavrular arasında en uzun süre bakım ve öğrenme sürecine ihtiyaç duyan insan yavrularının bu süreçte yoğun şekilde oyun oynamak istemesi, oyun oynaması doğal bir süreç olduğu gibi “büyüyenler” için de vazgeçilmezdir.

Zira insan; hayata dair bildiği ne varsa bakarak, görerek, izleyerek, dinleyerek, düşünerek öğrenmiştir. Yaşlılıktan gençliğe hepimiz; aşkı dizilerden, duyguyu şiirlerden, davranmayı filmlerden, anlatmayı hikayecilerden, gülmeyi fıkralardan, sevmeyi dağ delmelerden, fakirliği kibritçilerden, kötülüğü kurtlardan öğrenerek bu ve benzeri temeller üzerine bina ettik kişiliğimizi. Bu öğrenilmişlikler bizi biz yapan temel taşlardır demek biraz cüretkar olsa da hayat yolumuzda etkisi bulunan taşlardandır demek doğru olacaktır. Dolayısıyla özellikle bebeklerin ve çocukların yoğun oranda oyun oynamak istemesi, dünyayı anlamlandırma çabalarının bir ürünüdür.

Dolayısıyla “Huizinga’nın sözü üzerine söz olur!” diyerek kendisine ek yapmak istiyorum: “Dünyaya gelen insanoğlunun konuşmanın ve düşünmenin ardından yaptığı ilk faaliyetlerden biri oyun oynamaktır ve bu, insan olmanın vazgeçilmez bir parçasıdır.”

1938 yılından bir oyun tanımı ile 2021 Türk Dil Kurumunun oyun tanımı arasındaki fark da dikkat çekici. 10 ayrı tanım yapılmış olsa da karşıma çıkan ilk sonuç:

Yetenek ve zekâ geliştirici, belli kuralları olan, iyi vakit geçirmeye yarayan eğlence.

1938 yılından bu yana tanımlar farklılaştığı gibi oyun algısı da değişti. Bugün oyun denilince muhtemeldir ki ilk akla gelen; değersizleşen metalar, bilgisayar oyunları, mobil oyunlar oluyor. Ve hatta oyun aracı olarak tanımlanan oyuncak kelimesinin toplumsal dildeki mecaz karşılığı da “önemsiz ve kolay iş” olarak kendini gösteriyor. Fakat bebeklerine yemek yedirmeye çabalayan ebeveynler sıklıkla bir iletişim kanalı olan oyunu kullanıyor ve bunun çok zor bir iş olduğundan dem vuruyor. Yani aslında bebeklerine, dünyadaki varlığını sürdürebilmesi için “uçak geliyor” tabiriyle bir oyunlaştırma yaparak yemek yedirmeye çalışıyorlar.

Toplumsal karşılığının değersiz olmasının yanı sıra oyun türlerinin değişmesi de onların değersiz addedilmesine sebep olabiliyor. Çoğunlukla insanlar; içerisinde yetiştiği değerleri, bakış açılarını, faaliyetleri, oyunları daha doğru buluyor ve hatta “diğerlerini” değersizleştirerek dönemindekileri savunuyor. Bu durum belki dar bakış açılarıyla yetişmekten, belki değişimlere ayak uydurma kabiliyetinin zayıflığından, belki dönüşümlerin yıkıcılığının yarattığı korkudan, belki gerçekten içerisinde yetişilen değerlerde bir mana bulmaktan kaynaklanıyor. Fakat ne sebeple yapılırsa yapılsın doğduğundan itibaren kendisine oyunlaştırmalarla yaklaşılan bir yaşam formuna yeni ile anlamı entegre etmek varken eski oyunların daha değerli olduğunu anlatmak çok da rağbet görmeyecektir. Dolayısıyla oralet içen oldschool gamerların işi zor.

Aşık atmak” deyiminin de günümüzde kullanılmasında payı olan büyük baş hayvanlarda bulunan aşık kemiği aslında insanlığın ilk oyuncaklarından bir tanesi. “Haydi kemik!” tabirindeki kemik de sonradan zarın ortaya çıkışına öncülük eden aşık kemiğinden gelmektedir. Bir kemiğin “oyuncak edilmesi” ile başlayan süreç beraberinde taş oyunlarını, devamında bugünkü adıyla kutu oyunlarını, taşla oynanabilen sokak oyunlarını getirmiş. Materyal olarak kullanılan taşın farklılaşması ile de oyunlar çeşitlenerek gelişmiş ve hatta günümüzde materyali ne olursa olsun oyunun kurgulandığı düzlem gerçek dünyadan uzaklaştı, dijital oyunlar ve video oyunları da ortaya çıktı. Bu açıdan bakıldığında taşla oynanan seksek oyunu ile topla oynanan futbol arasında bağ kurmak ve hatta seksek ile farklı düzlemde kurgulanmış bir video oyunu arasında bağ kurmak mümkün.

Arasında bu kadar temel ilişki barındıran iki farklı konseptin kültürel yansımalarına bakıldığı zaman ise bir absürt durum karşımıza çıkıyor. Elbette ki kazandırdığı beceriler, hangi araçlarla oynanabilir kılındığı, vücut kullanımı, zaman yönetimi, önyargılar gibi değişkenler; kültürel yansımalarımıza doğrudan etki ediyor.

Sürekli kültür vurgusu yapmamın bir sebebi de kültürel ilerlemenin en önemli unsuru olan dil. Kültürümüz açısından oyun kelimesinin maruz kaldığı kötü muamele Türkçe dilindeki yeri itibariyle de destekleniyor.

Oyunun Türk dilindeki yerleşimini daha iyi anlayabilmek için İngilizcedeki play ve games kelimelerinin anlamlarına bakmakta yarar olacaktır. Zira İngilizcedeki iki farklı kelimenin de Türkçe karşılığının “oyun” olduğunu unutmadan anlamlarına bakalım:

İnsanın içinden gelen, herhangi bir kurala bağlı kalmadan serbestçe oynanan oyunları tanımlıyor play kelimesi. Önemli olan nokta buradaki duygu ve motivasyonun iç kaynaklı olması. Oyun hamuru ile oynamak gibi çocukken oynanılan serbest oyunlar yahut kişinin bir futbol topu ile serbestçe oynaması düşünülebilir.

Games ise sınırlandırılmış “play” demek. Yani serbestçe futbol topuyla oynayan kişinin kurallara riayet ederek aynı faaliyeti gerçekleştirmesi “game” olarak adlandırmaya yetiyor. Yani aynı faaliyetin içerisine belli oyun mekaniklerinin dahil olmuş halidir.

Daha basit bir anlatımla; insanın temel davranışı “play”, Bu temel davranışa oyun mekanikleri dahil edilirse “games” diyoruz.

Her ne kadar dilimizde eksik veya hatalı yer etmişse de oyun kavramını anlamak gerekir. Dikkatli incelendiğinde doğumundan ölümüne bizimle birlikte olan oyun, bilgisayarlar ortaya çıktığından beri kurgulandığı düzlemi değiştirdi ve bilgisayarlara erişilebilirlik artarken gerek ekonomik gerekse sosyal anlamda önem kazandı. Yalnızca Candy Crush yahut Assasin’s Creed gibi ürünlerden bahsetmiyorum. Bugün görerek, okuyarak ve hatta kullanım oranı az olsa da duyarak bir çok sosyal medya aracı kullanıyoruz. Hepsi de, oyunlar gibi, birer iletişim kanalı olarak bizleri besliyor.

İnsanın 5 duyusu var oldukça bunlara yönelik pazarlama, üretim ve tüketim farklılaşarak sürecek. Yani gereçler şekil değiştirecek olsa da insanın temel faaliyetleri yerli yerinde duracak. Dolayısıyla insanın temel faaliyetlerini özümseyebilmek bizim geleceği de anlamamıza yardımcı olacaktır. Bir kavramı anlayabilmek için ne anlam ifade ettiğine bakmak yeterli olmasa da bir ilk adımdır.

İlk adımı okudunuz.

Ercüment YÖNDEM

27.03.2021

Hukuk öğrencisi ve ilgi alanlarına dair içerik üreten blog yazarı. İlgili blogtasınız. Hoş geldin. ercumentyondem@hotmail.com

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store